BİR İMPARATORLUĞUN SON KALESİ: SULTAN II. ABDÜLHAMİD

Yayınlanma : 28 Eylül 2026 15:12

1839-1861 yılları arasında hüküm sürmüş; Tanzimat ve Islahat Fermanlarını ilan etmiş, birçok evladı tahta çıkmış olan Sultan Abdülmecid’in oğlu olarak 1842 yılında İstanbul’da dünyaya gelen II. Abdülhamid Han, 10 Şubat 1918 tarihinde hayata gözlerini yummuştur. Annesi Tîrımüjcân Kadınefendi’nin genç yaşta vefat etmesi üzerine, Perestû Kadınefendi’nin onun yetişmesinde büyük rolü olmuştur. Açık ve net konuşmayı seven, uzunca burunlu, ela gözlü ve esmer tenli olan Sultan, Devleti Aliyye için büyük bir şanstır. Dün olduğu gibi bugün de tartışılan, gündemde olan ve hayırla yâd edilen yine cennet mekân Ulu Hakan Sultan II. Abdülhamid Han’dır. 33 yıllık saltanatı süresince attığı adımlar, aldığı kararlar ve ihanetler karşısındaki net tavrıyla, son yüzyılın "son imparatoru" unvanını fazlasıyla hak etmiştir. Siyaset ilmindeki başarısı tüm dünya devletlerince takdir edilmiş, hakkında övgü dolu sözler kaleme alınmıştır. Dönemin Alman İmparatoru onun hakkında şöyle demiştir:

"Dünya siyasetinin %90’ı II. Abdülhamid’in, %5’i benim, geriye kalan kısmı ise diğerlerinindir."

İçten değil, dıştan birinin söylediği bu söz bile onun kurtlarla nasıl dans ettiğinin en açık delilidir.

Tahta Çıkışı ve Meşrutiyet Dönemi

Sultan Abdülaziz’in bilek damarlarının kesilmesi ve olaya intihar süsü verilmesinin ardından, 1876 yılında tahta V. Murad getirilmişti. Genç Osmanlıların ilk etapta tahta II. Abdülhamid’i geçirme düşünceleri yoktu. II. Abdülhamid ise şehzadeliği sırasında Mithat Paşa ile yakından ilgileniyor ve ona iltifatlarda bulunuyordu. V. Murad’ın akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilmesi, II. Abdülhamid için taht yolunu açtı. 93 gün süren kısa saltanatın ardından V. Murad devri kapanmış; Meşrutiyet’i ilan etme sözü üzerine II. Abdülhamid kılıç kuşanarak tahtın yeni sahibi olmuştur. O, Jön Türklerin Batılılar tarafından yönlendirildiğini biliyor fakat ilk etapta buna ses çıkarmıyordu. Verilen sözün ardından Meşrutiyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. İlk yazılı anayasamız olan Kanun-ı Esasi ilan edildi, ardından yapılan seçimlerle Meclis-i Mebusan açıldı. Ancak II. Abdülhamid, devrin şartlarında Meşrutiyet ve anayasanın tek başına yeterli olmayacağını, azınlıkların Batılı devletlerce kışkırtılmasının sona ermeyeceğini çok iyi biliyordu. Nitekim ilerleyen süreç kendisini haklı çıkardı: Meclis açılmış, azınlıklar vekil seçilmişti; fakat seçilenlerin gayesi Osmanlı Devleti değil, kendi milliyetleriydi. Sultan bu durumu idrak ederek, anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak meclisi süresiz olarak tatil etti. 1878-1908 yılları arasında sürecek olan bu devir, II. Abdülhamid’in yapmak istedikleri için de zemin hazırladı. Attığı her adımda bin kere düşünür, nihai kararda istişare yapar, ardından kararından asla dönmezdi. Kendisine "evhamlı" diyenlere cevabı ise şöyleydi:

"Beni evhamlı sanıyorlardı; hayır, ben sadece gafil değildim, hepsi o kadar."

Dış Politika ve Ümmet Siyaseti

İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, İtalya ve Avusturya-Macaristan gibi büyük güçler arasında dağılma dönemini yaşayan Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürebilmesi için II. Abdülhamid gibi bir ustaya ihtiyaç vardı.

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in ifade ettiği gibi:

"Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamak olacaktır."

Bugün Orta Doğu, Uzak Doğu, Balkanlar ve Anadolu coğrafyasında meydana gelen olaylara baktığımızda bu sözün haklılığı net bir şekilde görülmektedir. Musul, Kerkük, Hama, Humus, Halep, Kudüs, Bosna-Hersek ve Batı Trakya’da yaşananlar, Sultan’ın duruşunu doğrular niteliktedir. II. Abdülhamid hem dini hem de fenni ilimleri önemser, "Bu iki şeye itikat etmek caizdir" derdi. Günde 15-16 saat çalışır, yorulmak bilmezdi. Marangozluk yapar; ata binme, yüzme ve atıcılık sporlarıyla ilgilenirdi. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda yaralanan tüm gaziler için kendi eliyle bastonlar yapıp hediye etmiştir. Eli bol, cömert bir padişahtı. İsrafı sevmeyen yapısını lekelemek isteyenler onun "eli sıkı" olduğunu iddia etmişlerse de bu yalanlarıyla baş başa kalmışlardır. Sultan, bizzat kendi kazancından harcama yapmayı sever, yılın belli zamanlarında ihsanlarda bulunurdu. Tahta çıkış yıl dönümlerinde düğün ve sünnet organizasyonları yapanlara altın gönderdiği için, halk etkinliklerini Ağustos ayına denk getirmeye çalışırdı; bu durum zamanla bir gelenek hâline gelmiştir. Ümmet bilincine büyük önem veren Sultan, 1890 yılında Ertuğrul Firkateynini Uzak Doğu’ya gönderdi. Japonya ve Çin gibi ülkelerde İslam’ın sesinin duyulmasını istedi. Yakın zamana kadar bu coğrafyalardaki hutbelerde adının anılması bunun bir nişanesidir. Yüzyılın projesi olan Bağdat-Berlin-Hicaz Demiryolu ile tüm ümmeti bir araya getirdi. Tren Medine’ye yaklaşırken Hz. Peygamber’in ruhaniyeti rahatsız olmasın diye raylara keçe döşetecek kadar ince bir ruha sahipti.

Eğitim, Sanat ve Devlet Aklı

İlim ve fenne önem verdiği kadar sanatı ve sanatçıları da koruyan II. Abdülhamid Han, Yıldız Sarayı’nda tiyatro ve opera izlemeyi severdi. Polisiye romanlara özel merakı vardı; 2.000 ila 5.000 eserden oluşan zengin bir kütüphaneye sahipti. Cem Sultan Divanı’nı bastırmış, İstanbul için 35.000 fotoğraflık dev bir arşiv bıraktırmıştır. Devlet güvenliği için Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nı kurarak olaylardan ilk elden haberdar olmuştur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Arap coğrafyasındaki gelecekte doğabilecek sorunlara karşı önceden tedbir aldı: Hamidiye Alaylarını kurarak bölgedeki Kürt ve Arap aşiret gençlerine iş sahası açtı ve bölge güvenliğini sağladı. Bölge halkı tarafından bir baba gibi görüldü. Aşiret Mektepleri ile bu çocukların eğitim alıp devlete bağlı yetişmelerini sağladı; yabancı devletlerin bölgedeki nüfuzunu kırdı. Bu politikalardan rahatsız olan iç ve dış mihraklar onu hedef aldı. Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in Osmanlı borçlarının silinmesi karşılığında Filistin’den toprak talebine karşı tarihe geçen şu cevabı verdi:

"Ben bir adım bile olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazandılar ve yine kanlarıyla mahsuldar kılıyorlar. Topraklarımız çekilmeden tekrar kanla örtülür."

1905 yılında Ermeni komitacılar tarafından Yıldız Camii çıkışında düzenlenen suikasttan soğukkanlılığı sayesinde yara almadan kurtuldu. Fransız yazar Albert Vandal’ın attığı "Kızıl Sultan" iftirasına karşın o, millet ve ümmet menfaatini her şeyin üstünde tutan bir liderdi. İlber Ortaylı’nın da belirttiği gibi, o "Dünyanın Son Hükümdarı" ve "Son Evrensel İmparatoru" idi.

Tahttan İndirilmesi ve Pişmanlıklar

31 Mart Vakası’nın (13 Nisan 1909) ardından tahttan indirilen II. Abdülhamid, Selanik’e sürgüne gönderildi. Alatini Köşkü’nde başlayan sürgün hayatı, Balkan Savaşları’nın patlak vermesiyle İstanbul’a, Beylerbeyi Sarayı’na taşındı. Tahttan indirildiği haberini getiren heyette Yahudi, Ermeni, Arnavut ve Arap temsilcilerin bulunması onun için ayrı bir üzüntü kaynağıydı.

İttihat ve Terakki’nin devleti sürüklediği felaketi görerek şu tarihi sözleri söyledi:

"Onlar bu ülkeyi 10 yıl yönetebilirlerse, 100 yıl yönettik diye övünsünler." "Hâkimiyet çocukların eline geçti, neler yapabilecekler bekleyip görmek lazım."

Nitekim İttihatçılar devleti 9 yıl içinde savaşa ve yıkıma sürükleyerek 1918’de ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Sonradan birçoğu büyük bir pişmanlık yaşadı. Nitekim Enver Paşa şu itirafta bulunmuştur:

"Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve gelecek."

Şair Rıza Tevfik Bölükbaşı ise pişmanlığını şu dizelerle dile getirmiştir:

Tarihler adını andığı zaman,

Sana hak verecek hey Koca Sultan!

Bizdik sana utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasi padişahına...

Son Yolculuk

1918 yılında hastalığı artan Sultan II. Abdülhamid Han; nefes darlığı, mide ağrısı ve soğuk algınlığı şikâyetlerinin ardından 10 Şubat 1918'de vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camii’nde Şeyhülislam Musa Kazım Efendi tarafından kıldırıldıktan sonra naaşı Çemberlitaş’taki II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi.

Aramızdan ayrılışının üzerinden geçen yıllara rağmen; kurduğu müesseseler, açtığı okullar ve ortaya koyduğu devlet aklıyla hâlen gündemde kalmaya devam etmektedir. Şairin de dediği gibi: "Dünyayı diriler değil, ölüler yönetir."