Erzurum deyince akla önce kış gelir, kar gelir, keskin bir soğuk gelir. Ama ben, bu şehrin bir de "susuzluğa inat" akan taş çeşmelerini düşünürüm. Beton yığınlarının arasında sıkışmış, kimi modern tabelaların dibinde âdeta nefes almaya çalışan o kesme taş yapılar... Bunlar sadece su içilen yerler değil; bu şehrin hafızası, sabrı, vicdanı ve kimliğidir.
Ali Paşa'dan Yeğen Ağa'ya, Köse Ömer'den Murat Paşa'ya, Kasım Paşa'dan Cedid'e, İbrahim Paşa'dan Kadana'ya kadar şehrin dört bir yanına sinmiş bu çeşmeler, Osmanlı'nın "hayrat" kültürünün en güzel örnekleri. Her biri, döneminin taş ustasının elinden çıkmış birer sanat eseri. Kemerleri, kitabeleri, suyun akışı... Sanki hepsi, geçmişten bugüne birer mektup gönderiyor. O mektupların dili, suyun şırıltısıyla yazılmış; imzası ise asırlık taşların üzerine kazınmış.
Bu mektupların en manalı olanları ise, şehir hızla büyürken, betonlar yükselirken kaybolmamak için direnenler. Yeni yapılaşmanın gölgesinde kalan, üzeri boyanan, etrafı çöple doldurulan çeşmeler, aslında hepimize büyük bir vefasızlığın resmini çiziyor. Ancak bu tabloda umut veren bir detay da var: O taşlar hâlâ ayakta ve bazıları hâlâ suyunu akıtıyor. Sanki şehre inat, zamana inat, sessiz bir direnişin neferi gibi duruyorlar.

Bir tarihçi gözüyle baktığımda şunu net söyleyebilirim ki; bu çeşmeler, sadece su kültürünün değil; Anadolu insanının zor coğrafyada hayatı nasıl örgütlediğinin de taşa nakşedilmiş halidir. Her kemer, her taş, o mahallede yaşayan insanların birbirine uzattığı elin, dayanışmanın ve sabrın simgesidir. Bu yapılar, Erzurum'un iradesinin taşlaşmış halidir. O irade ki; kışın en sert ayazında bile suyun akışını durduramamış, yazın en kavurucu sıcağında bile yolcuyu serinletmiştir.
Gerçekten de öyle. Bir çeşmenin başında durduğunuzda, sadece suyun sesini değil, yüzyıllardır orada yaşanan hayatı da duyarsınız. Yolcunun susuzluğunu giderdiği, kadınların dillere destan sohbetler ettiği, çocukların oyun oynadığı meydanların kalbi olmuştur bu çeşmeler. Bir yudum suyun bile bu kadar kıymetli olduğu coğrafyada, bu yapılar aynı zamanda birer sosyalleşme mekânı, birer mahalle meydanı, birer sığınağa dönüşmüştür.
Şimdi ise bu taşların sessiz çığlığını duymak zorundayız. Bu çeşmeler, envantere alınmayı, restore edilmeyi ve etraflarının temizlenerek hak ettikleri saygınlığa kavuşturulmayı bekliyor. Bir şehri medeniyetli yapan şey, sadece yüksek binaları değil; geçmişine gösterdiği hürmettir. Geleceğe taşınacak olan, sadece beton değil; bu taşların hafızası, bu kültürün izleri olmalıdır.
Erzurum, taşıyla toprağıyla zamana direniyor. Umudum odur ki; bizler de bu direnişin şahitleri olarak, bu taşların hafızasını geleceğe taşımayı başarırız. Yoksa suyun önünde eğilen bu şehrin hikâyesi, çok geç olmadan beton yığınlarının arasında kaybolup gidecek. Bu taşlar, sadece birer yapı değil; bir milletin suya ve hayata verdiği kıymetin somutlaşmış hâlidir. Onları korumak, sadece bir restorasyon işi değil; aynı zamanda bir hafıza borcudur.


