YARASI SEVGİYLE KAPANAN BİR KUŞUN UNUTULMAZ HİKÂYESİ

          Hak peygamber, son nebi; kuşu ölen bir çocuğa başsağlığı vermeye gider. Çocuğun başını okşar ve taziyesini bizzat onun evinde verir. Ne yüce bir gönül almadır bu… Ne büyük bir incelik, ne büyük bir değer vermedir… İki cihan serveri, yüce peygamber; bir çocuğun ayağına gidiyor ve ölen bir kuş için onunla beraber yas tutuyor. Gönüllerde yer edinmek, canlı olan her şeye kıymet vermek ve acıyı paylaşmak işte bu olsa gerekir. Hz. Peygamber’in ümmeti olmak da bu hasletlere sahip olmak değil midir?

       Ya şimdilerde… Bırakın kuşun ölmesini; insanın insana acımasızca kıydığı, ölümün sıradanlaştığı ve insanların birbirinin acısını paylaşmaktan ziyade duyarsız kaldığı bir dönemdeyiz. Herkes bireysel ve kendi dünyasında kaldı. Yalnızlaştık ve yalnızlığa da alışır hâle geldik. Acıya ortak olma öldü, acıyı dinleme bile rafa kalktı. Yani biz; bizden ve biz olanlardan uzaklaştık. Gün geçtikçe de bu makas açılmaya devam ediyor. Tüm bunların yanında güzelliklerin çiçek açtığı ortamlar elbette her daim olmuştur ve olmaya da devam edecektir. İşte o akşam biz de böyle bir güzelliğin içinde kendimizi bulmuştuk.

          Komşumla beraber oturmuş, günün yorgunluğunu hazırlanan kahve eşliğinde atmaya çalışıyorduk. Komşum Mehmet Ali Bey, yan bloğa yeni bir arkadaşının taşındığını ve bir ara uğrayıp yardım etmek gerektiğini söyledi. Sonuçta yeni bir ev taşınıyordu ve ihtiyaç olabilirdi. “Birlikte gidelim,” dedim. “Hem ben de arkadaşınla tanışmış olurum.” Memnuniyetle kabul etti. Kahvelerimizi içtikten sonra kalktık ve yan bloğa geçtik. Yeni komşumuzun da öğretmen olduğunu Mehmet Ali Bey’den öğrenmiştim. Üçüncü kata çıktık ve zile bastık. Abdulkadir Hoca kapıyı açtı, güler yüzüyle bizi karşıladı. Taşınma işi devam ediyordu. Evde bir koşuşturma vardı. Eşyalar odalara yerleştirilmeye çalışılıyordu. Mutfakta hocanın babası vardı. Evladının bu mutluluğuna o da şahit olmak istiyordu. İlk başta bizi fark etmedi. Bir iki dakika sonra işini halledince bizi gördü ve hoş geldiniz dedi. Konuşmaya, birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. O sırada içeriden bir kuş sesi gelmeye başladı. Ortamda öyle tatlı bir ses vardı ki bizim seslerimizi bastırıyordu. Benim de evde “Süslü” adını verdiğimiz bir kuşum vardı. Hemen o sese kulak verdim. Abdulkadir Hoca da bunu anlamış olacak ki: “Bizim kuşlar…” diye söze başladı. Demek ki evde birden fazla kuş vardı. Taşınma sırasında kuşları banyo tarafına koymuşlardı. Kuşları görmek istedim. Banyo tarafına yöneldik ve içeri baktığımda muhteşem bir görüntüyle karşılaştım. Tam üç kafes ve altı kuş vardı. Şaşırmıştım. Bu kadar fazla olacaklarını tahmin etmiyordum.

       Ben şaşkınlığımın sebebini kuş sayısı sanıyordum ama asıl şaşkınlığıma neden olacak şey, Abdulkadir Hoca’nın anlatacaklarıydı. Kuş sayısının bu kadar fazla olmasının arkasında aslında güzel bir hikâye vardı. Abdulkadir Hoca’nın büyük kızı, duygusal yönü ağır basan bir çocukmuş. İlk kuşlarını aldıkları andan itibaren ona bağlanmış ve hayatında ona ayrı bir yer vermişti. Onunla konuşuyor, bakımını üstleniyormuş. Bir gün kuşun arka tarafında bir kitle oluşmuş. Abdulkadir Hoca hemen kuşu veterinere götürmüş. Veterinerin söyledikleri, zor bir sürecin başladığının ifadesiymiş. Kuşun arka tarafındaki bu kitle kötü huylu bir tümörmüş ve ölümüne bile neden olabilirmiş. O an Abdulkadir Hoca ne diyeceğini şaşırmış. Üzgün bir şekilde eve dönmüş. İçinden sürekli: “Ya Rabbim, derdi veren de sensin, dermanını veren de sensin. Biz tüm canlılar için ancak senden şifa bekleriz. Bu kuşa şifa ver…” diye dua ediyormuş.

      Demek ki imtihan sadece insanoğluna değil, tüm canlılara da verilmişti. İşte kuşun imtihanı da tıpkı insanların imtihanlarına benziyordu. Yolda gelirken kuşun ötmesi devam etmişti. Belki de bu ötüşün adı: “Rabbim, derdi veren de sensin; elbet şifamı da verirsin…” demekti. Abdulkadir Hoca eve üzgün bir şekilde geri dönmüştü. Çok şükür ki o an evde kimse yoktu. Büyük kızına bir şey demek istemiyordu. Kuşunun amansız bir hastalığa yakalandığını söylerse onun daha fazla üzüleceğini biliyordu. Hele veterinerin: “Ameliyat edersek masadan kalkamayabilir,” sözü beyninde şimşekler çaktırıyordu. Karar verdi; şimdilik hiç kimseye bir şey söylemeyecekti. Kafesi alıp odadaki her zamanki yerine koydu. Yemini, suyunu verdi; kafesi temizleyip kuşu kendi hâline bıraktı. Kuş sanki durumu anlamışçasına ötüyor, bir şeyler söylemek istiyordu. Onun o hâli ve elden hiçbir şeyin gelmeyişi Abdulkadir Hoca’yı daha da üzüyordu. “Allah ne dilemişse o olur…” dedi. Elini yüzünü yıkadıktan sonra evden çıktı ve okulun yolunu tuttu. Aklında ise tek bir düşünce vardı: “Kuş ölürse kızını nasıl ikna edecekti?” Kuşun nasıl iyileşeceğini yüce Rabbimizden başka kimse bilmiyordu.

      O gün Abdulkadir Hoca, dersin bitiminden sonra eve yorgun argın ve bir o kadar da üzgün geldi. Kuşları Maviş’in durumu onu çok etkilemişti. Aslında onu en çok düşündüren şey, kızları Sümeyra’ya bu durumu nasıl açıklayacağıydı. Sonunda bir yol bulmuş ve derin bir nefes almıştı. Kuşun hastalığından kızlarına hiç bahsetmeyecekti. Rutin hayatlarına devam edecekler, veterinerin verdiği ilaçları kullanacaklardı. Bizler kuşun hikâyesinin nereye varacağını merak ediyorduk. Abdulkadir Hoca bunu fark etmişti. Bir yandan bize hikâyeyi anlatıyor, diğer yandan eve gelen eşyaları taşıyanları yönlendiriyordu.

Daha fazla dayanamadım:

— Hocam, Maviş nasıl iyileşti ve bu yavrulara nasıl sahip oldunuz?

Soruma:

“İlaç işe yaradı,” cevabı gelecek diye bekliyordum. Abdulkadir Hoca derin bir nefes aldı, ellerini yüzüne götürdü ve: “Ya Rabbim, sana şükürler olsun…” dedi. İşte o an anladım ki iyileşme sadece ilaçla olmuyordu. “Bunu öncelikle yüce Rabbimize borçluyuz,” diyerek anlatmaya devam etti. Kuşun hastalığını birkaç kişiye daha sormuş. Herkes farklı cevaplar ve farklı tedavi yöntemleri sunmuş. İçlerinden biri: “Kuşun yanına dişi bir kuş alın. Birbirlerine destek olurlar. Belki yarasına da iyi gelir,” demiş. Bu öneri Abdulkadir Hoca’nın aklına yatmış ve hemen yeni bir kuş satın almış. Yeni gelen arkadaşını Maviş ilk başta benimsememiş. Dişi kuşun da ondan aşağı kalır yanı yokmuş. Günlerce didişip durmuşlar. Abdulkadir Hoca umutlarını kesmiş. Hatta birini diğerinden ayırmayı bile düşünmüş. Biraz daha beklemiş. Günler geçtikçe kafesten gelen kavga sesleri azalmış. İki kuş artık güzelce anlaşıyor, kavga etmiyorlarmış. Bu durum en çok Sümeyra’yı mutlu etmişti. Her türlü ihtiyaçlarını o karşılıyor, onlarla konuşuyor, onları seviyordu. Kuşlar onunla, o kuşlarla konuşuyor; mutlu mesut yaşıyorlardı. Zamanla öyle bir hâl olmuş ki kuşun yarasını bile unutmuşlar. Yüce Yaratan sanki o hüzünlü kısmı onların hafızasından silmişti. İlaç vermeyi bile unutmuşlardı. Günlerden bir gün, sabah saatlerinde Sümeyra’nın bağırtısıyla uyandılar. İlk akıllarına gelen şey kuşun ölmüş olmasıydı. Yataktan fırlayıp sesin geldiği yere koştular. Gördükleri manzara karşısında şaşkına döndüler. Maviş ve arkadaşının yuvasında yumurtalar vardı. Birden fazla yumurta… Bazılarının üzerinde ise dişi kuş yatıyordu.

“Ya Rabbim, sen ne büyüksün… Sen görensin, sen duyansın, sen merhametlilerin en merhametlisisin…”

Evet… Maviş bir yuva kurmuştu. O yuvanın çiçekleri olacak yavruların dünyaya gelmesi için artık gün sayılıyordu. O an Abdulkadir Hoca’nın aklına Maviş’in yarası geldi. Uzun zamandır unutmuşlardı. Maviş’i eline aldı. Kuş eline kondu ve ötmeye başladı. Sanki bir şey anlatıyordu.

Yakından baktı.

Gördüğüne inanamadı.

Yara yoktu.

Bir daha baktı… Bir kez daha…

Ama yara gerçekten yoktu.

    Sevginin gücü ve meyvesi bir kez daha baskın gelmişti. Yuvası olan bir canlı daha derdinin dermanını bulmuştu. Sen çareyi ilaçta ararken, derman bazen aynı kafesi paylaştığın kader arkadaşında gizliydi. Maviş bir anda elinden uçup odada tur atmaya başladı. Her dönüşünde şakıyor, sanki sevincini paylaşıyordu. Belki de Rabbine şükrediyor, aile saadetini yaşıyordu. Bir süre sonra kendi kendine tekrar açık olan kafese döndü. Çünkü içeride onu bekleyen bir eşi, kurulmuş bir yuvası ve dünyaya gelmeyi bekleyen yavruları vardı. Günler sonra yavrular dünyaya geldi. Hayata merhaba diyenlerden iki tanesi yaşadı. Onlar şimdi diğer kafeste yaşıyorlar. Bir süre sonra bir yavru daha dünyaya geldi.

Maviş ve eşinin mutlu yuvalarında…

O yavru büyüyünce, anne babası herhâlde onun da kendi hayatını öğrenmesini istedi. Biz de ona yeni bir yuva bulduk. İşte bizim yaralı kuşun hikâyesi…

Ve üç kafesin sırrı da bu yüzden.