USTALAR GİTTİ, SESLER SUSTU

Bakırcılık…
           Tarihin derinliklerinden bugüne ulaşan, sabırla yoğrulmuş kadim bir sanat. Her çekiç darbesi yalnızca bakıra şekil vermez; ustasının alın terini, emeğini, duasını ve hayatını da işler o madenin içine. Bir tabağın kenarında yılların tecrübesi, bir kazan kulpunda bir ustanın sessiz gururu saklıdır. Bu yüzden bakır eşya yalnızca bir araç değil, aynı zamanda yaşayan bir hatıradır.

       Bir zamanlar Erzurum’un Taşmağazalar’ının alt başında yer alan Bakırcılar Çarşısı da işte bu hatıraların en canlı mekânlarından biriydi. Sabahın erken saatlerinden itibaren çekiç sesleri yükselirdi dükkânlardan. Kimi usta kalay yapar, kimi bakırı döver, kimi ise ince ince motif işlerdi. Çıraklar koşturur, ustalar arasında tatlı atışmalar olur, müşteriler bir dükkândan diğerine uğrayarak sohbet ederdi. Çarşının kendine has bir kokusu vardı; köz kokusuna karışan bakırın sıcaklığı, yılların emeğini taşıyan ahşap dükkânların kokusu… O günler artık geride kalmış.

        Geçtiğimiz günlerde Bakırcılar Çarşısı’na yeniden uğradım. Birkaç hafta önce tamire bıraktığım bakır tencereyi almak için gitmiştim. Ancak çarşıya adım attığım anda içime ağır bir hüzün çöktü. Bir zamanlar adım atacak yer bulunmayan o sokak şimdi sessizliğe teslim olmuştu. Onlarca dükkândan yalnızca iki-üç tanesi açıktı. Çoğu dükkânın kepenkleri pas tutmuş, kapılarına kilit vurulmuştu. Sanki ustalar bir gün geri dönecekmiş gibi bırakılmıştı her şey. Çarşının tam ortasında duran eski çeşme hâlâ su akıtıyordu. Belki de bu çarşının hâlâ yaşadığına dair tek işaretti o su sesi. Çeşmenin hemen yanındaki eski lokantanın ise yalnızca tabelası kalmıştı. Bir zamanlar ustaların öğle aralarında buluşup çorba içtiği, çay eşliğinde memleket meselelerini konuştuğu o mekân şimdi sessizliğe gömülmüştü. Ne bir kahkaha vardı ne de çay bardaklarının sesi…

        Tamir için bıraktığım dükkânı aradım. Ama kepenk kapalıydı. Bekledim, gelen olmadı. “Belki birazdan açar,” diye düşündüm. Sonra açık olan bir dükkâna yöneldim. Kapıyı çaldım, içeri girdim. Küçük bir atölyeydi. Sobanın üzerinde çaydanlık fokurduyordu. Altmış yaşlarında bir usta, ellerini sobaya uzatmış sessizce oturuyordu. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı ama gözlerinde hâlâ eski esnaf sıcaklığı duruyordu.

     Beni görünce ayağa kalktı. “Buyur ağam,” dedi. Bir anda kendimi yıllar öncesinin Erzurum’unda hissettim. Tencereyi bıraktığım yeri sordum. O dükkânın sahibi değildi ama hiç üşenmeden kalktı, komşu dükkâna kadar gidip baktı. Sonra geri dönüp, “O şimdi gelir,” dedi. “Hiç böyle geç kalmazdı.” Bu söz bile başlı başına bir ahilik kültürünün özeti gibiydi. Zira burada sadece dükkân komşuluğu yoktu; emek kardeşliği, dayanışma ve vefa vardı. Eskinin esnafı birbirinin müşterisini değil, birbirinin ekmeğini korurdu. Bir süre daha bekledim. Ancak gelen olmadı. Ben de çarşının içinde ağır ağır dolaşmaya başladım. Sessizlik insanın içine işliyordu. Eskiden çekiç seslerinin yankılandığı taş duvarlar şimdi derin bir yalnızlığı taşıyordu. Bazı dükkânların camlarında eski bakır tabaklar asılıydı. Toz tutmuşlardı ama hâlâ vakur duruyorlardı. Adeta geçmişin son nöbetçileri gibiydiler. Düşündüm… Bir zamanlar burada yüzlerce insan çalışıyordu. Ustalar, kalfalar, çıraklar… Her biri bir sanatın taşıyıcısıydı. Çocuklar küçük yaşta dükkânlara girer, önce süpürge tutmayı öğrenir, sonra körüğü yakar, ardından çekici eline alırdı. Yıllar sonra ise kendi dükkânını açan bir usta olurdu. Şimdi ise o gelenek yavaş yavaş kayboluyor. Gençler artık bu mesleğe yönelmiyor. Fabrika üretimi, ucuz ve seri mallar; el emeğinin önüne geçmiş durumda. Oysa bakır yalnızca bir eşya değildir. Anadolu’nun mutfağında, düğünlerinde, çeyizlerinde, sofralarında yer etmiş bir kültürdür. Bakırcılık ise yalnızca geçim kapısı değil; sabrın, estetiğin ve emeğin sanatıdır. Hey gidi günler…

       Bakırcılar Çarşısı bir zamanlar Erzurum’un atan kalbiydi. Taşmağazalar’ın alt başında sadece ticaret yapılmazdı burada; dostluk kurulurdu, hatır sorulurdu, çay paylaşılırdı. Şimdi ise geçmişin yankılarıyla ayakta durmaya çalışıyor. Her kapalı dükkân bir ustanın yarım kalan hikâyesini saklıyor. Her suskun çekiç, kaybolan bir mesleğin ardından sessiz bir ağıt yakıyor. Çeşmeden akan su hâlâ durmadan akıyor. Ama o suyun sesi bile geçmişin çekiç seslerini geri getirmeye yetmiyor. Bakırcılar Çarşısı bugün hâlâ orada… Biraz mahzun, biraz yalnız, biraz da unutulmuş halde. Ben ise çarşının ortasında durup derin bir nefes aldım. Eski bakırın kokusunu içime çektim. Ve yalnızca bir sanatın değil, bir dönemin, bir ahiliğin, bir yaşam biçiminin hatırasını selamladım.