Bu satırlar, geçmişte yaşanmış bir hatıranın, bir anlatının ve bir şehrin hafızasında yer eden sözlü kültürün hikâyeye dönüştürülmüş hâlidir. Erzurum’un sokaklarında dolaşan bu anlatı, halk arasında zaman zaman “Sıvırcık” olarak dile getirilse de, aslında doğru ifade “Sığırcık ”tır. Çünkü bu hikâyenin merkezinde, doğanın dengesini sağlayan o küçük ama etkili kuşlar; yani sığırcıklar vardır.
Tarih, bazen büyük savaşların, anlaşmaların ve kahramanların gölgesinde anlatılır. Oysa asıl tarih, çoğu zaman bir mahallenin isminde, bir yokuşun hatırasında, bir kuşun kanadında saklıdır. Hele ki söz konusu şehir Erzurum ise… Bu kadim şehir, sadece taş ve topraktan ibaret değildir; her sokağı bir hatıra, her mahallesi bir hikâye taşır. İşte ben de bu hikâyelerin peşine, babamın izinde düşenlerden biriyim.

Babam, Erzurum’a sadece bağlı değil, adeta sevdalı bir insandı. Onunla yaptığımız geziler, sıradan bir şehir turundan çok daha fazlasıydı. Günler öncesinden planlanır, daha yola çıkmadan evimizin içinde tarih konuşulmaya başlanırdı. Cami, çeşme, medrese, kümbet… Erzurum’un hangi köşesine gitsek, babamın dilinden dökülen bilgilerle o mekân adeta yeniden canlanırdı. Ben de bu anlatıların kaybolmaması için küçük notlar alır, kendi hafızamda bir Erzurum arşivi oluşturmaya çalışırdım.
Çifte Minareli Medrese’den Üç Kümbetlere, Kale Mescidi’nden Cimcime Sultan Kümbetine kadar pek çok yeri onunla gezdim. Ama içlerinde biri vardı ki, sadece bir yapı değil; bir efsaneydi beni etkileyen: Sıvırcık Mahallesi…
Yıl 1992… Yazın henüz başı. Okullar tatil olmuş, babamın da izin günü. O günün rotası önceden belliydi: Sıvırcık Mahallesi. İsmi ilk duyduğumda zihnimde bir şey canlanmamıştı. Sığırcık… Bir kuş adıydı ama bir mahalleye neden verilmişti? Merakım daha yola çıkmadan başlamıştı.

Babamla yürüyerek çıktık yola. Çünkü o, gezmenin sadece varmak değil, yolda öğrenmek olduğunu düşünürdü. Tebrizkapı’ya vardığımızda, eski PTT binasının önünde durduk. Babam için her durak, yeni bir dersin başlangıcıydı. Leblebici Yokuşu’nu anlatmaya başladı. Kar yağdığında yokuşun nasıl bir şenlik alanına dönüştüğünü, çocukların kızaklarla, teneke taslarla, naylon torbalarla nasıl kaydığını öyle bir anlattı ki… Sanki o anı birlikte yaşıyorduk. Gözlerinin dolması, aslında sadece bir hatırayı değil, bir dönemi kaybetmenin hüznünü anlatıyordu.
Benim için ise asıl mesele hâlâ cevapsızdı. Dayanamadım, sordum:
“Neden bu mahallenin adı Sığırcık?”
Babam, her zamanki gibi önce geniş bir çerçeve çizdi. Erzurum’daki mahalle isimlerinin rastgele verilmediğini, her birinin bir hikâyesi olduğunu anlattı. Gavurboğan, Dere, Gül Ahmet, Ayaz Paşa… Her bir isim, ya bir hatıranın ya da bir şahsiyetin izini taşıyordu. Ve sonra, asıl meseleye geldi.

“Evladım…” dedi.
Bu kelime, onun anlatılarında her zaman önemli bir bilginin habercisiydi.
“Zamanın birinde bu mahalleyi çekirgeler istila eder…”
Anlatmaya başladı. Çekirgeler, ekinleri yok eder, sesleriyle insanları bezdirir. Mahalleli ne yaparsa yapsın çare bulamaz. Sonunda dönemin bilge bir kişisine giderler. Dertlerini anlatırlar. Bilge kişi, uzun uzun konuşmaz. Sadece şu cümleyi söyler:
“Sığırcıklar gelir, çekirgeler gider.”
İlk başta kimse bu sözün ne anlama geldiğini kavrayamaz. Ama bir süre sonra mahallede sıvırcık kuşları görülmeye başlar. Gün geçtikçe sayıları artar. Ve gerçekten de çekirgeler
kaybolur. Ne ekinlere zarar kalır ne de o dayanılmaz ses… Sığırcıklar gelmiş, çekirgeler gitmiştir.
Ve o günden sonra bu mahallenin adı Sıvırcık olarak kalır.

Babam anlatmayı bitirdiğinde, ben sadece bir mahalle ismini öğrenmemiştim. Aynı zamanda şunu da anlamıştım: Bir şehir, sadece coğrafya değildir. Bir şehir, hatıraların, inançların, umutların ve bazen de mucize gibi görünen olayların toplamıdır.
Bugün dönüp baktığımda, her gün önünden geçtiğimiz sokakların, mahallelerin isimlerini çoğu zaman fark etmeden yaşadığımızı görüyorum. Oysa her biri, geçmişten bugüne taşınmış birer mesajdır. Okumayı bilirsek, şehir bize konuşur.
Ben, babam sayesinde bu dili öğrenenlerden oldum. Şimdi ise bu hikâyeleri paylaşarak, Erzurum’un hafızasını diri tutmaya çalışıyorum.
Belki bir gün siz de bir tabelaya bakarken durup düşünürsünüz:
“Bu isim nereden geliyor?”
İşte o an, gerçek yolculuk başlar.

