SICACIK ÇAYDAN DAHA SICAK BİR YÜREK

Duvarlarını Türk sinemasının unutulmaz yüzlerinin süslediği eski kantin, o akşam her zamankinden daha sessiz görünüyordu.

Elinde kantinden yeni aldığı dumanı tüten çayla ağır adımlarla boş masalardan birine geçti. Bardaktan yükselen sıcaklık ellerini ısıtsa da mekânın içine işlemiş soğuk, ruhuna kadar nüfuz ediyordu. Kalabalığın içinde yalnız gibiydi. Çayından küçük yudumlar alıyor, bir yandan da duvarlardaki eski film karelerine dalıp gidiyordu. Ne sıcak çayın buğusu ne de ortamın tanıdık havası içindeki üşümeyi dağıtmaya yetiyordu. Kantinin hemen yanında, ince bir bölmeyle ayrılmış başka bir bölüm vardı. Orada yanan sobanın sıcaklığını uzaktan hissedebiliyordu. “Acaba oraya mı geçsem?” diye düşündü. Neden böyle hissettiğini kendisi de tam olarak anlayamamıştı. Bir süre daha bulunduğu yerde oturdu, soğuğun içinde hafif hafif titremeye devam etti. Sonunda kararını verdi. Elinde çayı ve kalemiyle ağır adımlarla sobanın bulunduğu bölüme geçti. İçerisi oldukça tenhaydı. O saatlerde kantinin bu kısmında pek kimse bulunmazdı. İçeri adımını attığı anda biraz olsun ısındığını hissetti. Sobanın hemen yanındaki sandalyelerden birine oturdu, çayını masanın üzerine bıraktı. Televizyonun açık olduğunu, içeriyi dolduran müzik sesinden anlamıştı. Ekranda, geçmiş yıllarda yayımlanmış bir Kurtlar Vadisi Pusu bölümü vardı. Dizinin etkileyici müziği, mekânın ağır havasına ayrı bir derinlik katıyordu.

Bir süre sonra, sanki o bölümü ilk kez izliyormuş gibi dikkatle ekrana kilitlendi. Etrafında üç ya da dört kişinin daha bulunduğunu fark etti. Sessizliğin içinde herkes kendi dünyasına çekilmiş gibiydi. Ardından o kişilerden ikisinin kantinden ayrıldığını gördü. İçeride artık yalnızca üç kişi kalmıştı. Biraz önce çıkan o iki kişinin, kısa bir süre sonra onun hayatını derinden etkileyecek bir olayın parçası olacağını henüz bilmiyordu. Orada bulunanlar sadece iki yetişkin erkek değildi; yaklaşmakta olan karanlık bir hikâyenin de habercisiydiler. Evet, iki kişiydiler. Ama kardeşlerden birinin engeli vardı. Yürürken zorlanıyor, otururken güçlük çekiyor, duygularını ifade etmekte bile büyük mücadele veriyordu. Buna rağmen kendini, kısmen de olsa anlatabiliyordu. Onu daha önce birkaç kez mescitte namaz kılarken görmüştü. Engeline rağmen Rabbine şükretmeyi ihmal etmiyor, alnı secdeden kalkmıyordu. O hâli bile insana sabrı, teslimiyeti ve şükrü hatırlatıyordu.

Beklenen an gelmişti. Mekânda şimdi iki kardeş vardı. Büyük olan, yani abi, engelli kardeşini adeta sarıp sarmalıyor, onu sevgiyle bağrına basıyordu. Ellerinde aldıkları iki çayla bir köşeye oturdular. Hem sohbet edecek hem de televizyondaki diziyi izleyeceklerdi. Abi, çay tabağındaki şekeri aldı. Önce çaya batırıp yumuşattı, ardından dikkatlice kardeşinin ağzına uzattı. Daha sonra çay bardağına yöneldi. Çay sıcacıktı. Kardeşinin ağzı yanmasın diye düşünmüş olmalı ki bardağı usulca üfleyerek soğuttu ve yavaşça ona uzattı.

Engelli kardeş ise bu ilgiden duyduğu mutluluğu yüzüyle, elleriyle, hatta bütün bedeniyle belli ediyordu. Belli belirsiz kelimelerle bir şeyler söylemeye çalışıyor, sevgisini kendi diliyle ifade ediyordu. Bu manzara, bardaktaki çay bitene kadar aynı içtenlikle devam etti.

Abinin çayı ise çoktan soğumuştu. O, kardeşi çayını içmeden kendi çayını içmeyi doğru bulmuyordu. Öncelik kardeşinindi. O mutluysa, o huzurluysa kendisi de huzurlu olacaktı. Allah’ın kendisine emanet ettiği en güzel varlık yanı başındaydı ve o emanete dört elle sarılıyordu. Abi, engelli kardeşinin adeta her şeyiydi. Ona bakan, onu anlayan, onunla gülen ve onunla yaşayan bir merhamet kapısıydı. Bu sahneye şahit olan kişi ise gördükleri karşısında derin düşüncelere dalıyor, kendi hâline şükrediyordu. Yaklaşık bir saat boyunca bir bebeğe gösterilen şefkatle kardeşiyle ilgilenen abi, içeriden yükselen bir ses üzerine yerinden kalktı. Ancak giderken bile dönüp kardeşine bakıyor, bakışlarıyla “Birazdan geleceğim.” der gibi onu teskin ediyordu. Engelli kardeşin yüzündeki mutluluk ise her hâlinden okunuyordu. Bugün elimiz ayağımız tutuyor olabilir. Konuşabiliyor, yürüyebiliyor, hayatımıza devam ediyor olabiliriz. Ama unutmamalıyız ki hepimiz birer engelli adayıyız. Yarın bize ne getireceğini kimse bilemez. Bu yüzden şükretmeyi bilmeli, engelli bireylere karşı sevgimizi, anlayışımızı ve merhametimizi her daim hissettirmeliyiz.