ŞEHİTLER YURDU-1

Gün doğmuş, güneşin huzur veren seher ışıkları etrafı aydınlatmıştı. Karanlıkta kalan her şey belirginleşmiş, görünür hâle gelmişti. İnsanoğlu için yeni doğan her gün bir umut demekti. Dağların heybeti, denizin dalgaları, kuşların cıvıltıları ve modern kentlerin makine sesleri arasında insanlar yeni güne merhaba diyor, hayatın koşuşturmasına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Ben de o yıllarda Erzurum mahalleleri üzerine yaptığım araştırma için erkenden kalkmış, hazırlıklarımı tamamladıktan sonra yola koyulmuştum. O gün hangi mahalleye gideceğime, hangi sokaklarda dolaşıp notlar alacağıma dair herhangi bir plan yapmamıştım. İçimde tarif edemediğim bir his vardı. Sanki birileri beni bekliyor, ben de suyun yatağını bulması gibi ona doğru akıyordum.

Evden çıkarken yönümü belirlemek için ne havaya çubuk attım ne de güneşe bakıp istikamet tayin ettim. Ayaklarıma uydum; onlar nereye götürürse ben de oraya yürüdüm. Hasan-i Basri, Tosya ve Gölbaşı mahallelerinden geçerken bir anda kendimi Gaziler Mahallesi'nde buldum. Mahalle, dağın eteğine kurulmuş, daha çok kırsal kesimden gelen insanların yerleştiği mütevazı bir yer görünümündeydi. O yıllarda Kazım Karabekir Belediyesine bağlıydı. Mahalle sakinlerinin çoğu serbest meslekle uğraşıyordu. Sokaklar paket taşlarla döşenmiş, evler ise tek katlı ve bahçeliydi. Bahçelerdeki birkaç ağaç hafif rüzgârın etkisiyle usulca sallanıyordu. Havanın sıcak oluşu, insanları evlerinin önünde toplamış; koyu sohbetlerin kurulmasına vesile olmuştu. Araştırmalarım sırasında her yaştan ve her meslekten insanla konuşmaya çalışır, mahalle hakkında sorular sorar, anlatılanları dikkatle dinler ve notlar alırdım. İzin verenlerin fotoğraflarını çekmeyi de ihmal etmezdim. Ancak o gün içimden kimseye soru sormak gelmiyordu. Kendimi toparlamaya çalışıyor, tam bir sohbet başlatacakken bundan vazgeçiyordum. Bir ara geri dönmeyi düşündüm. Gaziler Mahallesi'nin aşağı taraflarına doğru yürümeye başladım. Sokakları, evleri ve insanları seyrederek ilerlerken farkında olmadan mahallenin alt başına kadar gelmişim. Tam o sırada ayaklarımın titrediğini hissettim. Durup kaldım. İçimi bir ürperti kapladı; hem irkildim hem de sebepsiz bir endişe duydum. Eğilip ayaklarımı ovaladım. Biraz rahatlayınca yol kenarındaki taşlardan birine oturdum. Başımda olup bitenlerin nedenini düşünürken bir an arkama döndüm. Arkamda esmer tenli, uzun sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar duruyordu. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen heybetinden hiçbir şey kaybetmemişti. Adeta vakur bir çınar gibiydi. Bir an dona kaldım. Ne bir adım atabildim ne de tek kelime söyleyebildim. Sanki beni bekliyormuş hissine kapıldım.

Bir süre sonra kendime geldim. Oysa daha önce onu ne görmüş ne de tanımıştım. İçimde tarif edemediğim bir yakınlık hissi oluştu ve yanına gitmeye karar verdim. Her adımda içim ferahlıyor, kalbimin hızlı atışı yavaş yavaş normale dönüyordu. Yanına birkaç adım kala yüzünde beliren tebessümü ve elindeki bastona yaslanışını fark ettim. Selam verdim. Selamımı, Osmanlı şefkatiyle Dadaş vakarı arasında bir sıcaklıkla aldı.

— Hasan'dır adım, dadaşım, dedi.

Sonra benim adımı sordu.

— Taner, dedim dedem.

Nereli olduğunu sordum.

— Pasinlerliyim, dedi büyük bir heyecanla.

Ben de:

— Kümbet Köyü'ndenim dedem, diye karşılık verdim.

Karşılıklı memnuniyet ifadelerinden sonra sohbetimiz koyulaştı. Hasan Dede konuşmaya istekliydi; ben de sanki bütün gün aradığım kişiyi bulmuştum. Tanışma faslı bittikten sonra Gaziler Mahallesi hakkında sorular sormaya başladım. Ne olduysa o anda oldu. Sorularımın ardından Hasan Dede'nin gözleri doldu, sesi titremeye başladı. Acaba yanlış bir şey mi söyledim diye düşündüm. Endişeyle yüzüne baktım. Bir süre sustu. Sonra titreyen sesiyle konuşmaya başladı:

— Şehitlerimizi mi anlatayım sana? Gazilerimizi mi? Kadana'yı mı, Derviş Ağa'yı mı, Yanıkdere'yi mi, Alaca'yı mı, Tımar katliamını mı? Hangisinin yüreğimizde bıraktığı acıyı anlatayım? Hangi yaranın türküsünü söyleyeyim sana? Yasını tuttuğum hangi komşumu, hangi kardeşimi, hangi yakınımı anlatayım? Bu sözleri söylerken kelimeler boğazında düğümleniyor, gözyaşlarına hâkim olamıyordu.

İçim burkuldu.

“Ya Rabbi,” dedim içimden, “ben ne yaptım? Neden Hasan Dedemi yıllardır sakladığı hatıralarıyla yeniden yüzleştirdim? Neden kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanattım?”