Şehirlerin de hafızası vardır. Bu hafıza bazen taş duvarlarda, bazen eski çeşmelerde, bazen unutulmuş sokak isimlerinde yaşar. Kimi zaman da bir kitabın sararmış sayfaları arasında sessizce varlığını sürdürür.
Geçtiğimiz günlerde Erzurum'un kültür hayatında önemli bir yere sahip olan Şehri Kitapevi'nde yine böyle bir hafızayla karşılaştım.
Şehri Kitapevi, yalnızca kitap satılan bir mekân değildir. Burası aynı zamanda sohbetin, dostluğun ve kültürün buluştuğu özel bir duraktır. Kapıdan içeri girdiğiniz anda sizi kitap kokusuna karışan çay buharı karşılar. Kış günlerinde yanan soba mekâna ayrı bir sıcaklık katar. Sobanın üzerinde pişen kestaneler ve közlenen patatesler, kitap rafları arasında dolaşan ziyaretçilere çocukluk günlerini hatırlatır. Bir köşede tarih konuşulur, başka bir köşede edebiyat tartışılır. Çay bardakları boşaldıkça sohbet koyulaşır.

Bu güzel atmosferin mimarları olan Okay Sönmez ve Orhan Sönmez kardeşler, yıllardır kitaplara ve şehrin kültürel hafızasına sahip çıkıyor. Raflarda yer alan her eser, onların kitap sevgisinin ve emeklerinin bir yansıması olarak okuyucularla buluşuyor.
İşte böyle bir günde, kitap rafları arasında dolaşırken gözüme eski bir eser ilişti. Yorgun bir cildi vardı. Sayfaları yılların yükünü taşıyordu. Elime aldım ve incelemeye başladım. İlk bakışta sıradan bir Osmanlıca eser gibi görünüyordu. Sayfalar ilerledikçe durumun farklı olduğu anlaşıldı.
Karşıma çıkan beyitler tanıdıktı.
Biraz daha dikkatli bakınca elimdeki kitabın Osmanlı edebiyatının büyük ustalarından Nâbî'nin Divanı olduğunu fark ettim. O an insanın içinde tarif edilmesi güç bir heyecan oluşuyor. Elinizde tuttuğunuz şey yalnızca eski bir kitap değil; yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşmış kültürel bir mirastır.
Düşündüm...
Bu eser kimlerin elinden geçmişti? Hangi evlerin kitaplığında yer almıştı? Hangi öğrenciler onun sayfalarını çevirmiş, hangi meraklı gözler satırlarını takip etmişti? Belki bir medrese odasında okunmuş, belki bir âlimin çalışma masasını süslemişti. Sonra zamanın uzun yolculuğuna çıkmış ve günün birinde Erzurum'daki bir sahafın raflarına ulaşmıştı.
Yapılan incelemeler, eserin 19. yüzyıla ait taş baskı bir Nâbî Divanı nüshası olduğunu ortaya koydu. Sayfalarda yer alan beyitler ve baskı özellikleri bu tespiti doğruluyordu. Bir anda sıradan görünen bir kitap, edebiyat tarihinin önemli tanıklarından biri hâline geldi.

Bu keşif bana bir gerçeği yeniden hatırlattı.
Sahaflar yalnızca kitapların alınıp satıldığı yerler değildir. Onlar geçmişle gelecek arasında kurulmuş köprülerdir. Kaybolduğu düşünülen nice eser, unutulmuş nice hikâye ve hatıra bu raflarda yaşamaya devam eder. Bazen bir mektup çıkar karşınıza, bazen eski bir fotoğraf, bazen de asırlık bir divan...
Erzurum, tarih boyunca ilmin ve kültürün önemli merkezlerinden biri oldu. Bu şehir, yetiştirdiği âlimlerle, şairlerle ve fikir insanlarıyla Anadolu'nun hafızasında özel bir yer edindi. Bugün hâlâ şehrin sokaklarında dolaşırken geçmişin izlerine rastlamak mümkündür. Kimi zaman bir çeşmede, kimi zaman bir mezar taşında, kimi zaman da bir sahaf rafında...

Şehri Kitapevi'nde karşıma çıkan Nâbî Divanı, bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Şehirler yalnızca binalardan oluşmaz. Onları ayakta tutan şey hafızalarıdır. O hafızayı koruyanlar da çoğu zaman sessiz kahramanlardır. Kitaplara sahip çıkan sahaflar, eski belgeleri saklayan koleksiyoncular, geçmişi araştıran tarihçiler ve kültüre değer veren insanlar...
Sobanın üzerinde kestaneler pişerken, çaylar tazelenirken ve sohbetler sürerken rafların arasında sessizce duran o kitap, aslında bize bir şey anlatıyordu.
Geçmiş henüz kaybolmadı.
Yeter ki onu arayacak gözlerimiz, dinleyecek kulaklarımız ve koruyacak bir kültür bilincimiz olsun.
Şehrin hafızası hâlâ raflar arasında yaşamaya devam ediyor.

