(...devam ediyor)
“Doğu Türkistan'ın yakın tarihine bakın mesela; 1976'da Mao'nun ölümüne kadar şu anda Çin'in yok etmek istediği birçok tarihi ve kültürel mekan tamamen yoktu. Şu anda yok edilmeye çalışılan mekanların neredeyse tamamı 76'dan sonra yapıldı…” Çok önemli bir gerçek bu. Yarın siyaset değişir, bölgede yeni şeyler olur, yeni bir yönetim gelir, "Bu kadar mesele tartışılıyor, bu tartışmayı dünyanın gündeminden çıkaralım" derler vs. Değişimler olabilir. Bizler değişime inanıyoruz. Bakın Suriye'ye, başka yerler de var ama kısacık ömürlerimizde bile neler gördük. Neler değişti ve dönüşüme uğradı. Sovyetler Birliği'ne bakın; mesela 1950'lerde, 60'larda, 70'lerde Buhara'yı, Semerkant'ı, Taşkent'i, Çimkent'i, Yesi'yi görme imkanımız olsaydı, herhalde derdik ki: "Geçmiş olsun yani artık İslam buraya bir daha uğrayamaz." Ama bugün gidiyorsunuz, hakikaten insanın aklını durduracak gelişmeler var. Kazakistan'da, Özbekistan'da Ramazan'da görmüşsünüzdür, camiler doluluktan insan alamıyor. Bir zamanlar orada cami, namaz vs. yasaktı; Evet, yoktu ve yasaktı. Şu anda camiler insan alamayacak kadar cemaat ile dolup taşıyor. Balkanlara bakın, Arnavutluk'a bakın. 1950'lerden 85'e kadar yarım yüzyıl boyunca Arnavutluk, Enver Hoca diye bir adam tarafından yönetildi. Adamın adı Enver Hoca; oysa ne nuru verdı ne de hocalığı. Bu adam bütün camileri ve hemen her şeyi yok etti. 85'te Enver Hoca öldü, sanki kapının arkasında herkes gülmeyi bekliyormuş gibi birdenbire Arnavutluk tekrar çiçek açtı. Bugün coğrafya bu durumda. Dolayısıyla ümitvarız. Bir soru daha sordu: "Peki kitabınıza almadığınız şeyler yaşadınız mı?” Çünkü seyahatname tabii ortaya bir rapor sunuyor. Ben de dedim ki: "Yaşadık." Onlardan özellikle bir tanesi beni çok etkiledi. Onu da size aktaralım. Böylelikle neden ümitvar olduğumuzun da delillerinden bir tanesini sunmuş olalım. Turfan'dayız, seyahatimizin son durağı, artık dönmek üzereyiz. Turfan'ın doğusunda Tuyuk (Turfan şehir merkezine yaklaşık 20 kilometre uzaklıkta yer alan tarihi çok eski olan bir Uygur köyüdür.) diye tarihi bir yere gittik. Orası böyle üzümlerin falan çokça yetiştiği bir yer. Havası felan da çok sıcak olduğu için üzüm gibi çok güzel meyveler yetişiyor. Biz kenardan kenardan yürüyoruz, bir ara bir evin önünden geçerken bir teyze kapıyı açtı. Evinin girişine üzüm satışı için sandıklar koymuş bizi müşteri gördüğü için "Buyurun" dedi. Üzümden tatmamız için bir adım içeriye davet etti. Bizim adımlarımızda teyzenin evinin içerisine gitti. İkram ettiği üzümlerden ağzımıza götürürken "Bismillah" dedik. Teyze sessiz ve pür dikkat durdu, Uygur lehçesiyle: "Esselamu aleyküm,, esselamu aleyküm" dedi. Besmeleden Müslüman olduğumuzu anladı. Neyi hatırladınız? Peygamber Efendimizin Taif ziyaretini hatırlayın. Hani Addas'ın o bağına sığındığı zaman, yine üzüm bakın çok çarpıcı, o benzerlik bizleri hala çok şaşırtır. Hani besmele çektiği zaman Addas diyor ya: "Bu sözü burada kimse söylemez, sen kimsin?" Oradan Addas'ın imanına dair sanki ortak bir köprü kurdu; aynen de öyle oldu, Bizi bu şekilde fark edince hemen bizi iç odaya aldı. Girdiğimiz odadaki pencereden dışarı baktığımızda kalabalık turist grupların geçtiğini görüyoruz. Odada iki tane divan var; birine kendi oturdu, birine bizi davet etti. Bir şeyler hazırlamış Uygur tarzı yemekleri aramıza koydu. Yemeğe başladık ve beraberinde sohbete de başladık teyzeyle. Seyahatimiz süresince ilk defa bir Uygurla kendi evinin içinde birebir sohbet etme imkanı bulmuştuk. O da besmele ile başlamıştı. Düşünün böyle bir durumda sohbete nereden başlardınız? Bir teyzenizle sohbet ettiğinizi düşünün; belki çok münasebetsiz bir soru ama biz de aynı soruyla başladık: "Teyze çoluk çocuk var mı?" Böyle başladık çünkü kendisi bu rahatlığı hissettirdi bize. Biraz durdu ve: "Balalarım uzaklarda" dedi. Be derin bir suskunluk... Ondan sonra tabii devamını getiremedik; anlıyorsunuz ki bir şey var, belki gurbette, belki uzakta, belki yurt dışında, vs. Sonra hemen evinin yanında bulunan büyük bir cami vardı onu göstererek -tabii sergi salonu yapılmış cami ama minareleri falan duruyor-: "Teyzeciğim, bu camide en son ezan ne zaman okundu?" Elleriyle göstererek: "On sene oldu". dedi. -2025’deyiz demek ki en son 2015’de ezan okunma tarihi- Bunu da teyit etmiş olduk. Sonra baktım konuşabiliyoruz devam ettim: "Teyzeciğim, namaz kılabiliyor musun?" Ayağa kalktı, belinde bir kuşak var, bizim teyzelerimizin kuşağı gibi. Elini kuşağının içine soktu, bir kese yapmış küçük, gizli bir yere. Oradan 99'luk bir tespih çıkardı. İnanın o anı yaşamanızı isterdim, bir film sahnesi gibiydi. Dışarıdan turist grupları geçiyor, biz bir odanın içinde teyzeyle sohbet halindeyiz. O tesbihini çıkardı ve sessiz ama taa derinlerden gelen muazzam bir tazarru ile: "Allah, Allah, Allah..." dedi. Bizi titretti. Evet, titredik yani o anda. Yani düşünün bir kasırga esiyor, ağaçlar kökleriyle topraklarına tutunmaya çabalıyor. Evet, böyle şeyler görüyorsunuz yani sahada.
…İşte yine Kaşgar'da dolaşıyoruz… bir çocuk tezgahın gerisinde oturuyor, dudakları kıpırdıyor..! Diyorsunuz ki "Elhamdülillah..." her şeye rağmen birileri bir şeyleri korumaya devam ediyor. Allah'ın izniyle ümitvarız. Anlattığımız bütün bu tabloya rağmen bizler ümidimizi koruyarak geldik. Bu durumua şaşırabilirsiniz belki ama hakikat böyle.
Son bir soru: "Peki ümidi korumak için ne yapmak lazım? Unutmayanız,i bir şey yapmak lazım ki ümidi korumaya yüzümüz olsun." Doğu Türkistan meselesinde tabii devletlerin ve kurumların yapacağı işlerin olduğunu kabul ediyoruz. Ama “Bize yani halka ne düşüyor?” sorusunun üç tane cevabı olduğunu düşünüyoruz: Birincisi, elbette konuyu bilmek. Yani birinci bölümde ifade ettiğim, Muhammed Yakub Bey'i mesela tanımak, işte tarihini edinmek, konuyu bilmek, kavramak... İkincisi, elbette bulunduğumuz yerde "Ben ne yapabilirim?" sorusunu sormayı bırakmamak. Çok teşekkür ederim burada belediyemizin ev sahipliğinde, kurumlarımızın iş birliğinde "Ne yapabiliriz?" sorusuna aradığımız birçok cevaptan bir tanesini burada almaya çalışıyoruz mesela. Herkese düşen bir şey var mutlaka. Bazen küçük yaşta kardeşlerlerimizle konuşuyoruz, onlara da diyoruz ki "Sen küçüksün, ortaokul çocuğusun mesela, senin de görevin sıranın üzerine bir sticker yapıştırmak olabilir." Diğer görevler sonra sırasıyla gelir. Üçüncü bir vazife var ki bu konuya özel: Uygur kardeşlerle temas.
Biz şöyle bir şey fark ettik: İnsanımızın birçoğunun Uygurlarla teması yok. Hiç fiziksel temas kurulmamış, onları hiç dinlememiş, ne yaşadıklarını onların ağzından duymamış. Evet zaten zor olan bu mevzu uzak, karmaşık ve bir de konunun muhatapları ile temas yok. Peki, nasıl anlayacağız bu konuyu? Doğal olarak anlayamayacağız. Bizlerin bu anlatı ve sunularını takip eden ve dinleyenler oluyor. Çok duygusal şeyler yaşıyoruz. Kimi zaman seyahatimize dair sunumlarımızı ve anlattıklarımızı takip eden Uygur kardeşlerimiz oluyor. Bakıyoruz ki bazen bir köşeden bir hıçkırık sesi geliyor veya arkalardan bir hıçkırık sesi geliyor, biz yüzlerini göremiyoruz sunum esnasında. Öyle ki insanlar ellerinde mendillerle hiç durmadan ağlıyorlar. İlk zamanlarda çok şaşırıp ve çok mahçup oluyordum. Çünkü;...
(devam edecek…)
Selam ve dua ile…

