“Her şeye yaklaşmak, her şeyi bilmek ve herkesle hemhâl olmak zorunda değiliz. Bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması, hem onlara hem de bize hürmettir.” Der. Saat antikacısı, yazar Şule Gürbüz.
Evet, her şeye yaklaşmak, Her şeyi bilmek ve herkesle hemhâl olmak zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması, hem onlara hem de bize hürmete vesile olacaktır. Maalesef zamanımız insanı kendi biçimlendirdiği modern dünyada karşısındaki kişiyi her an "Bir şeylere maruz kalma" nöbetine mahkûm ediyor. Böyle olunca da birey gözünün gördüğü, kulağının işittiği her şeye dâhil olup, her fikre bir şerh düşme ve her rengi kendi paletine uydurma telaşına kapılıyor. Bilgiye ve erişilebilirliğe kutsallığın atfedildiği bu çağda, Şule Gürbüz’ün yukarıda geçen muazzam tespiti, adeta insanın ruhuna üflenmiş serin bir vaha gibi.. Şu gerçeği unutmamalıyız: ‘İnsan her şeyi bilmek, her meselenin ortasına bağdaş kurup oturmak ve herkesin derdiyle -meraktan da olsa- hemhâl olmak zorunda değil.’ Mesafe, sadece fiziksel bir ayrılık değil; ahlaki bir duruş, zarafetin gereği olarak bir geri çekilmedir!
İnsanın her şeye yaklaşma arzusu ve yönelişi, ekseriyetle o şeyin üzerindeki gizemi ve dolayısıyla onun hakiki kıymetini yok edebilmektedir. Bir başka ifadeyle "lâubalilik" yani sınırların silinerek, saygının buharlaşması durumu. Eşyanın doğası gereği bir nesneye, bir insana ya da bir hakikate çok yaklaştığınızda, onun bütününü görme kabiliyetinizi kaybedersiniz. Tıpkı devasa bir tabloya burnunuzu dayadığınızda sadece fırça darbelerindeki pürüzleri görüp, resmin o muazzam ahenginden mahrum kalınması gibi. Bazı şeylerin uzakta kalması, onların kendi varoluş salınımlarını korunmasını sağlar. Gitmediğimiz, dokunmadığımız ama orada olduğunu bildiğimiz bir dağ bize daha yüce ve gitmekten daha çok dinginlik verebilmektedir. Çünkü biliriz ki, insanoğlunun ayak bastığı her yerde bir parça renk körlüğü baş gösterir; insan dokunduğu her şeyi kendi rengine boyamak ister.
Merak, her zaman masum bir öğrenme arzusu değildir; bazen sınır ihlali olabilir. Bugün her sokağın, her hayatın, her saklı düşüncenin röntgenini , MR’ını çekmeye çalışan insan, bilginin şehvetine kapılmıştır. Oysa hikmet; nerede duracağını bilmektir. Herkesin hayat hikayesini en ince ayrıntısına kadar bilmek, her gizeme vakıf olmak kimseyi daha bilge yapmaz; aksine başkalarının yükleriyle ağırlaşmış, kendi rengini unutmuş bir gölgeye çevirmekten öteye götürmez. Bir şeyi kendi uzaklığında bırakmak, ona "sen olduğun gibisin ve benim seni değiştirmeme, anlamlandırmama ihtiyacın yok" demektir. Bu ise varlığa gösterilmesi gereken yüce saygının gereğidir.
Heybesinde nüktedanlığı ve hikmeti taşıyanlar, mesafenin ve cehaletin –bilinçli bir seçki olarak cehalet kullanılmıştır. Kişi bilmediğinin cahilidir– her zaman insanı koruyan bir kalkan olduğunu fısıldamışlardır. Asaf Hâlet Çelebi’nin o meşhur dizelerindeki içsel çığlığı hatırlayalım: “Uzaklara gitme Cüneyd, seni orada öldürürler; kendi içine bak, orada yaşarsın.” İnsan, her şeye yaklaşmaya çalışırken aslında kendi merkezinden, kendi içine bakma devletinden uzaklaşır. Dünyanın bütün gürültüsüne kulak kesilmek, insanı bilge yapmaz; sadece kafası kalabalık ve karışık bir şaşkın yapar. Bu yüzden bazen bilmemek, bilip de dert etmekten daha makul yöneliştir. Nitekim hayata eleştirel ama eğlenceli ve muzip bakış açısı ile bakanlardan bir bilge : “Her şeyi bilenlerin hiçbir şeyi sevemeyecek kadar yorgun olduklarını gördüm.” der.
Herkesle hemhâl olma zorunlu-zorunsuzluğu bir başka modern yanılgıdır. Günümüzde her gönüle girmeye çalışanın, günün sonunda elindeki bomboş hüzün heybesiyle kalması kaçınılmazdır. İnsan, sınırları olan bir varlıktır; kalbi de sabrı da idraki de mahduttur. Herkese aynı samimiyetle yaklaşmak, samimiyetin bizzat kendisine yapılmış bir hürmetsizliktir. Şeyh Galib’in “Geçme rinde (rint:gönül insanı) hürmet et, dünyayı dervişan görür” uyarısını tersten okursak; her rinde, her dervişe, her renge hoyratça yaklaşmak, onların dünyasını incitir. Bırakalım sarı kendi sarılığında, siyah kendi koyuluğunda, muhatabımız da kendi kabuğunda kalıversin. Bir insanı uzaktan sevebilme imkanı varken ona yaklaşarak onun kusurlarıyla meşgul olmamak gerek. Günümüz insanı uzaklaşmayı bir kaçış olarak değerlendiriyor. Fakat bu öyle bir şey olmasa gerek. Zira bir bilgeye "Huzuru nasıl buldunuz?" diye sormuşlar. Bilge hafifçe gülümsemiş: "Gereksiz her soruya sırtımı dönerek, her haklılığın peşinden koşmayarak ve her çiçeği koparmayıp sadece uzaktan koklayarak." İnsan, hayatın her sahnesinde başrol oynamak, her tartışmada son sözü söylemek sevdasından vazgeçtiği gün hafifler. Kimse kimsenin iç dünyasının bekçisi, hiçbir doğrunun mutlak yargıcı değildir. Bazen sadece "bilmiyorum" demek veya "bu beni ilgilendirmez" diyebilmek, ruhu kurtaran en büyük ve en zarif hamledir..
Özet olarak: "Gözün gördüğü her şeye el uzatmak, elin ulaştığı her şeyi tüketmek, tükettiğin her şeyle tükenmek... Ve en iç acıtanı tamamlamaya çalıştığın kişilerin seni eksilttiğinin farkına varamayışın, kendilerine feda olanları göz kırpmadan feda edenlerin acımasızlıklarına ‘olsun’ ‘Bu da geçer’ vs. Diyerek her gün biraz daha yok oluşun… maalesef bu gerçekler modern zaman trajedileri …." Şule Gürbüz’ün işaret ettiği "hürmet", hem kendimize hem de dışımızdaki âleme karşı bir adaletin gereğidir. Mesafeyi korumak, kibirden değil, bilakis haddini bilmekten gelir. Biz her şeyin hakimi, her doğrunun terazisi, her acının ortakçısı olamayız/ olmamalıyız. Bazı şeyleri sadece kendi renginde, uzaktan seyretmek; o şeyin varlığına duyulan saygının en yalın ifadesidir. Pencerenin arkasından yağan karı izlemek gibi; eline aldığında eriyen, dokunduğu an üşüten o beyazlığı, sadece kendi makamında bırakmak gerekir.
Gönül gözü açık olanlar bilir ki, her şeye yaklaşan en sonunda hiçbir şeye ait olamaz. Kendimizi her şeye maruz bırakarak ruhumuzu aşındırmak yerine, hayatın bazı pencerelerini kapalı tutmalı, bazı yollara ise hiç sapmamalıyız. Haddini bilen, sınırını çizen ve mesafenin zarafetine sığınan ruhlar için hayat, her şeye dâhil olanların asla anlayamayacağı bir dinginlik, derinlik ve hürmet bahçesidir.

