90'lı yıllardı. Ortaokul öğrencisiydim. Bir gün Cumhuriyet Caddesi'nde, Yakutiye Medresesi civarında dolaşıyordum. Birden etraftan yükselen sesler duymaya başladım. Sesler giderek artıyor, kalabalık bana doğru yaklaşıyordu.

Ülkenin zor günlerden geçtiği yıllardı. Aklımızın tam olarak ermediği, insanımızı derinden yaralayan olayların yaşandığını bildiğimiz bir dönemdi. Cadde boyunca yürüyen öfkeli bir kalabalık vardı. Terörü lanetleyen, yüreği yanan insanların oluşturduğu bu topluluğun neden toplandığını daha sonra anlayacaktım.
Kalabalık sloganlar atıyor, yaşanan olayları protesto ediyor ve belli bir yöne doğru ilerliyordu. Her geçen dakika sayıları artıyor, öfke büyüyordu. O gün çok korkmuştum. Kalabalığın nereye gittiğini, ne yapacağını kimse kestiremiyordu.
Bir süre sonra yürüyüş aniden durdu. İnsanlar oldukları yerde kaldılar. Sloganlar azaldı, sesler kısıldı. Ardından kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Ne olmuştu?
Neden durmuşlardı?
O an bunun cevabını bilmiyordum.
Yıllar sonra öğrendim ki o gün ne emniyet müdürünün, ne polisin, ne de diğer güvenlik görevlilerinin başarabildiğini Naim Hoca başarmıştı. Erzurum'un öfkesi, onun şahsında sükûta ermişti. Daha büyük hadiselerin yaşanmasının önüne geçen isimlerden biri olmuştu.
İşte o Naim Gölleroğlu Hocamız, bugünlerde yeniden gündemde.
Eskilerin, "Dünyayı dirilerden çok ölüler yönetir." sözü bir kez daha doğrulanmış gibi görünüyor. Yıllar önce aramızdan ayrılan Naim Hocamız, kendisine ait olduğu söylenen bir fıkra veya söz üzerinden tartışılıyor.
Ölünün ardından konuşmak kolaydır. Onun dönüp kendisini savunma imkânı yoktur. Bazı insanlar vardır ki hayatta olmasalar da toplumun hafızasında yaşamaya devam ederler. Onların hatırası, sevenlerinin gönlünde diri kalır.
Naim Gölleroğlu Hocamız da böyle isimlerden biridir.
O, bu şehrin manevi direklerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Üslubuyla, duruşuyla, hitabıyla ve insanlara yaklaşımıyla farklı bir şahsiyet ortaya koymuştur. Erzurum'un manevi hayatında iz bırakmış, binlerce insanın gönlünde yer edinmiştir.
Erzurum'un, Naim Hoca'ya ait olmayan sözleri ona aitmiş gibi anlatma alışkanlığını da geride bırakması gerekir. İyi niyetle anlatılan bir hatıra, zamanla gerçeğin yerini almamalıdır. Bir şahsiyete duyulan sevgi, ona söylenmemiş sözler eklemeyi haklı kılmaz. Naim Hoca'nın hatırası, kendi sözleri ve kendi hayatıyla zaten yeterince kıymetlidir. Ona ait olmayan ifadeleri ona mal etmek, hatırasını zenginleştirmez; gerçek kişiliğinin üzerini örter. Şehre iz bırakmış insanların mirasını korumanın yolu, hakikate sadık kalmaktan geçer.

Bir insana söylemediği bir sözü isnat etmek, yapmadığı bir davranışı ona mal etmek sadece o kişiye değil, aynı zamanda tarihe karşı da haksızlıktır. Toplumun ortak hafızasında yer etmiş şahsiyetler söz konusu olduğunda daha dikkatli olmak gerekir.
İnsanlar ölür, hatıraları yaşamaya devam eder. O hatıralara gösterilen özen, kendi vicdanımıza gösterdiğimiz özenin de bir göstergesidir. Naim Hoca'nın hatırasına sahip çıkmak, bir kişinin değil, bir şehrin hafızasına sahip çıkmaktır. Hakikatin yanında durmak, ona duyulan saygının en güzel ifadesidir.

