Bir şehri sadece binalar, yollar ya da meydanlar inşa etmez. Onu asıl var eden; insanın gündelik hayatında kullandığı eşyalar, sakladığı hatıralar ve geride bıraktığı izlerdir. Bugün elimizde tuttuğumuz ya da bir köşede özenle sakladığımız eski bir radyo, yalnızca bir cihaz değildir. O radyo, bir zamanlar evin en kıymetli köşesinde yer bulmuş, haberlerin, türkülerimizin ve sohbetlerin taşıyıcısı olmuştur. Yanında duran bakır kaplar, ocak başında pişen yemeklerin, misafire ikram edilen çayların hatırasını hâlâ saklamaktadır. Bir camın ardında sergilenen banknotlar ve madeni paralar ise yalnızca ekonomik değeri olan araçlar değil; farklı coğrafyaların, farklı kültürlerin, farklı zamanların tanıklarıdır. Her bir para, el değiştirdiği ellerden bir iz, dolaştığı şehirlerden bir hatıra taşır. Duvara asılı duran geleneksel kıyafet, sadece bir giysi değil; kültürümüzün rengini, duruşunu ve kimliğini yansıtan bir aynadır. El emeğiyle işlenmiş kuşak, sabrın ve sanatın zarif bir örneğidir. Aslında bütün bu eşyalar, bize sessizce şunu anlatır: Zaman ne kadar hızlı akarsa aksın, geçmiş sandığımız kadar uzak değildir. Hâlâ elimizin değdiği bir radyo düğmesinde, eski bir paranın soğuk yüzeyinde yahut duvarda asılı bir kıyafetin işlemelerinde yaşamaya devam eder. Bugün bizlere düşen, bu sessiz tanıkları sadece vitrinlerde seyretmek değil; onların anlattığı hikâyeleri anlamak, hatıraları diri tutmaktır. Geçmişiyle bağ kuramayan toplum, geleceğini de sağlıklı inşa edemez. Peki, siz, evinizde hangi eşyayı hatıraların sessiz tanığı olarak saklıyorsunuz?

EL YAPIMI SEVDA: ÇITALILAR
Seksenli yılların çocukları için çıtalı uçurtmalar, bir sevda gibiydi. O dönemin imkânlarıyla bir uçurtma oluşturmak başlı başına bir emek ve sabır işiydi. Mahalle aralarında gazete kâğıtları, ince ahşap parçalar ve naylonlarla şekillenen uçurtmalar, çocukların hayal gücüyle gökyüzüne yükselirdi. Çıtalı yapmak, bir çocuğun yeteneklerini ve azmini ortaya koyardı. Aynı boyda iki ince çıta bulup onları dengeli bir şekilde birleştirmek, üzerine naylon ya da gazete kâğıdı kaplamak ve uçurtmayı süslemek…

Her aşaması sabırla tamamlanırdı. Özellikle kuyruk kısmı, bir mahallenin çocukları için kolektif bir etkinliğe dönüşürdü. Herkes elinden geleni yapar, o kuyruğun rüzgârda nasıl dans edeceğini hayal ederdi. Rüzgâr, çıtalı uçurtmanın yoldaşıydı. Doğru zaman gelmeden uçurtmayı uçurmak mümkün olmazdı. Ve o rüzgâr estiğinde, uçurtmayı gökyüzüne bırakmak bir zafer duygusu yaratırdı. Mahallenin çocukları bir araya gelir, sevinç çığlıklarıyla çıtalının havada süzülüşünü izlerdi. Bu mutluluk anlarının bir riski vardı; ipin kontrolünü kaybederseniz, çıtalı bir anda uzaklara, bilinmezliklere doğru yol alabilirdi. Çıtalı uçurtmalar, seksenlerin mahalle kültüründe sadece bir oyun aracı değildi; emeğin, dayanışmanın ve çocukluğun saf coşkusunun bir simgesiydi. Bugün bile gökyüzünde bir uçurtma gördüğümüzde o günlerin masumiyetini ve güzelliğini hatırlarız. Çıtalılar, sadece rüzgârla değil, yüreklerdeki hayallerle de yükselirdi. Mahalle aralarında yükselen çıtalılar, seksenlerin gökyüzünde dans eden el yapımı sevdalarıydı.

