DOĞAN HATTATOĞLU

Saygıdeğer okurlarım,

Uzun bir aradan sonra yeniden sizlerle buluşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Yazı dünyasından uzak kaldığım bu süre içerisinde, Erzurum’a dair birbirinden kıymetli yeni bilgiler edinmek bizlere nasip oldu. Kadim şehrimiz hakkında söyleyecek daha çok sözümüz, paylaşacak daha nice değerimiz var. İnşallah bundan böyle Milletin Sesi Gazetesi’nde bizlere ayrılan köşede yeniden sizlerle birlikte olacağız. Bu imkânı sağlayarak bizleri tekrar okurlarımızla buluşturan gazetemize teşekkür ediyorum. Yeniden başladığımız bu yolculuğun ilk yazısını, Doğan Hattatoğlu hocamızla gerçekleştirdiğimiz özel röportaja ayırmak istedim. Erzurum’un yaşayan insan hazinelerinden biri olan kıymetli hocamıza sorularımızı yönelttik; o da samimiyeti ve içtenliğiyle bizlere birbirinden değerli cevaplar verdi. Bu anlamlı sohbeti siz değerli okurlarımızla paylaşmaktan büyük memnuniyet duyuyorum.

KIYMETLİ DOĞAN BEY BİZLER ERZURUM’UN DEĞERLERİNİ GELECEĞE TAŞIMAYI AMAÇLIYORUZ. SÖYLEŞİMİZE BAŞLARKEN SORMAK İSTERİZ; DOĞAN HATTATOĞLU KİMDİR?

Ben, 1953 yılının Haziran ayında Erzurum’un Yoncalık Mahallesi’nde, kökleri derinlere, Ahıska Türklerine dayanan bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelmiş bir memleket sevdalısıyım. Hattatoğlu soy ismimiz; babamın babası olan dedem Hattat İsmail Hakkı Efendi’den gelmektedir.  Dedem, Müftü Sadık Solakzade ile aynı medreseden icazetli, İbrahim Paşa ve Çırçır camilerinde imamlık yapmış kıymetli bir ilim adamıydı ve maalesef 1918 yılında Ermeniler tarafından şehit edilmiştir. Bu şerefli mirasın ve dürüstlüğüyle nam salmış terzi Saip Bey ile nezaket abidesi Behice Hanım’ın evladı olmanın sorumluluğunu her zaman omuzlarımda taşıdım.    Meslek hayatım boyunca Karayolları bünyesinde teknik ressamlık, sosyal tesis sorumluluğu ve futbol antrenörlüğü gibi pek çok görev ifa ettim. Ancak bugün beni Erzurum halkının gönlünde farklı bir yere koyan vasfım, 40 yılı aşan tarihi ve özgün eserler maket sanatçılığımdır. Ben, emekli olduktan sonra kahve köşelerinde vakit tüketmek yerine, her sabah tıraşını olup kravatını takarak sanat atölyesine koşan biriyim. Benim düsturum bellidir: "Benim mesaim nefesim tükenince biter." Hayatımı, duman olup havaya savrulan paraları ve heba edilen zamanı birer "kültür mirasına" dönüştürmeye adadım.   

SANAT YOLCULUĞUNUZA NASIL BAŞLADINIZ?

Sanat yolculuğumun ilk kıvılcımı 1973 yılında askerlik yaptığım İzmir NATO Karargâhı’nda çakıldı. Orada boş durmayı sevmediğim için NATO binasının birebir maketini kibrit çöplerinden örmüştüm. Fakat asıl profesyonel ve toplumsal mücadelem 1984 yılında Yenişehir'e taşındığımızda Solakzade Camii süreciyle başladı. O dönem semtimize yapılacak cami için küçücük bir mescit projesi düşünülmüştü. Ben buna şiddetle itiraz ettim; "Erzurum’un büyük müftüsü Solakzade Efendi’nin ismine yakışır heybetli bir mabet olmalı" dedim.    Mücadelem bir ay boyunca kapı kapı dolaşarak dernek yönetimini değiştirmekle başladı. Belediyeden Sağlık Ocağı yerini cami alanına kattırdık ve ben henüz ortada bina yokken caminin 1/100 ölçekli maketini 3-4 ayda bitirdim. Bu maketi Cumhuriyet Caddesi'nde bir vitrine koyduk. Altına da "Böyle görmek istiyorsanız bir taş da siz koyun" yazdık. O maket Erzurum’u vitrin vitrin gezdikçe yardımlar çığ gibi büyüdü; teyzeler kolundaki burma bileziği bozup verdi, futbol takımımdaki çocuklar gelip harç taşıdı. 1986'da yaptığım o ilk maket, aslında hayali somutlaştırıp bir şehri ortak bir hedefe kilitlemenin anahtarı oldu. Sanatım o gün halkın duasında ve alın terinde profesyonelliğe adım attı.   

GENÇ DOĞAN İLE BUGÜNKÜ SANATÇI DOĞAN ARASINDAKİ BAĞ NEDİR?

Bu bağ, "kendi yağıyla kavrulma" ve üretme aşkıyla örülmüş sarsılmaz bir köprüdür. 14 yaşında sokaklarda sakız ve çekirdek satarak biriktirdiğim harçlıklarla o meşhur "Lübitel 2" fotoğraf makinesini aldığımda, Erzurum’un anılarını dondurmanın hazzını keşfetmiştim. O günkü genç Doğan, imkânsızlıklar içinde imkân yaratan bir girişimciydi. Bugün atölyesinde sabahlayan Doğan da aynı ruhu taşıyor. Bugün malzemelerimi, "beni sigara içen, kahveye giden bir baba kabul edin" diyerek kenara ayırdığım "sigara paralarıyla" alıyorum. Zaman değişse de felsefem aynı kaldı: Boşa harcanan zamanı ve parayı, kalıcı bir eser haline getirmek. O genç Doğan, kardeşlerine nakış kitapları ve romanlar alarak ailesine fayda sağlardı; bugünkü Doğan ise yaptığı maketlerle şehrin kaybolmaya yüz tutmuş hafızasını kurtarıyor. Aslında ben hâlâ o Lubitel makinesinin arkasından dünyaya bakan, gördüğü güzelliği ölümsüzleştirmeye çalışan o meraklı gencim.   

SİZCE SPOR VE SANATIN TOPLUMU BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ HAKKINDA NELER SÖYLENEBİLİR?

Spor ve sanat, bir gencin karakterini inşa eden iki temel sütundur. Yoncalık’ta Serhatspor’u kurarken tek gayem, mahalledeki arkadaşlarımı kahve köşelerinden ve tekinsiz sokak kavgalarından korumaktı. Kendi ellerimizle 3 Temmuz Stadyumu’nun altında briket örerek soyunma odası yaptık, susuz odalara benzin bidonlarıyla su taşıdık. O yokluktaki birlik ruhu, bizi kötü alışkanlıklardan uzak tutan en büyük kalkandı. Benim felsefemde bir gencin eline ya bir top vereceksiniz ya da bir sanat malzemesi. Zihni üretimle, estetikle veya sporun disipliniyle meşgul olan insan, sokaktaki kavgadan ve malayani işlerden uzak durur. Bugün atölyeme gelen üniversiteli stajyerlere de bunu anlatıyorum: Vaktinizi bir esere dönüştürün ki maziye bir mühür vurasınız. Spor bizi fiziksel, sanat ise ruhsal olarak disipline eder; bu ikisi birleştiğinde ortaya dürüst, azimli ve "Erzurum Beyefendisi" vakarına sahip bir nesil çıkar.

"ANTRENÖR" KİMLİĞİNİZ, BUGÜN ATÖLYENİZDEKİ "HOCA" KİMLİĞİNİZE NASIL YANSIDI?

Yolspor’u devraldığımda ilk işim kapıdaki disiplinsizliği yıkmak oldu. Soyunma odasına selam vermeden gireni, malzemesini taşımayanı şampiyon da olsa kadroya almadım. Çünkü disiplin olmayan yerde başarı sadece tesadüftür. O disiplin bizi namağlup şampiyonluğa ve profesyonel ligin kapısına taşıdı. Atölyemde de aynı kural geçerlidir. Her sabah tıraşımı olup kravatımı takarak atölyeye gelmem, yaptığım işe ve beni ziyarete gelenlere duyduğum saygıdandır. Öğrencilerime de hep şunu sorarım: "Buraya ayaklarınız geri geri giderek mi geliyorsunuz, yoksa koşarak mı?" Eğer koşarak geliyorlarsa sanat yaparlar, zorla geliyorlarsa sadece karton keserler. Bir antrenör gibi onların el becerilerini geliştirirken, bir hoca gibi de sabrı ve iş ahlakını aşılamaya çalışıyorum. Maket bıçağını tutuşlarındaki titizlik, sahada topa basışlarındaki ciddiyetle aynı kaynaktan beslenir; o kaynak da iştir.   

KARAYOLLARI’NDA SOSYAL TESİSLER SORUMLUSU OLARAK GÖREV YAPTIĞINIZ UZUN YILLARDA, SİZİN İÇİN YÖNETİMDE EN ÖNEMLİ KURALLAR VE HASSASİYETLER NELERDİ?

Yöneticilikte benim için tek bir pusula vardı: Nezaket ve edep. Personelime her zaman "Ağzınızdan kötü söz çıkmasın, evinize gittiğinizde evlatlarınıza da yansır" derdim. Hatta küfürü yasakladım ve buna uymayanlara "kola ve karpuz ısmarlama" gibi tatlı-sert cezalar getirdim. Biz Erzurum beyefendisi terbiyesiyle yetiştik, devlet dairesinde de bu nezaketi hakim kıldık. Sosyal tesisleri öyle pırıl pırıl, öyle disiplinli bir hale getirdik ki, Ankara’dan gelen misafirler hayran kalırdı. Bir yönetici sadece emir veren değil, personeliyle acıda ve tatlıda "aile" olandır. Çalışanımın cenazesi olsa yemeğini gönderir, düğünü olsa başucunda dururdum. Onlara amir gibi değil, bir abi gibi yaklaştım. Bugün emekli olalı on beş sene geçmiş olmasına rağmen, o arkadaşlarım hâlâ bayramda kandilde ararlar. İşte gerçek yöneticilik, koltuktan güç almak değil, ardında sarsılmaz bir vefa köprüsü bırakmaktır.   

KIRK YILI AŞAN SANAT HAYATINIZDA, ŞU ANA KADAR GENEL OLARAK HANGİ ESERLERİ MAKETLEŞTİRDİNİZ VE BU ÇALIŞMALARINIZIN ZİRVE NOKTASI HANGİSİDİR?

Erzurum’un neredeyse her bir köşesini maketlerime nakşettim diyebilirim. Çifte Minareli Medrese, Üç Kümbetler, Yakutiye Medresesi, Erzurum Kalesi, Ulu Cami, Lalapaşa Camii ve tarihi Erzurum evleri gibi 60'ın üzerinde eser tamamladım. Ayrıca Siirt Tillo'daki İbrahim Hakkı Hazretleri Türbesi'ndeki o meşhur "Işık Hadisesi"ni de çalıştım. Ancak benim sanat hayatımın zirvesi, hiç şüphesiz kutsal toprakların ölçülerini yerinde alarak yaptığım Kabe-i Muazzama, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa maketleridir.    En büyük ve en meşakkatli projem ise "1800’lü Yılların Erzurum’u" maketi . Harita Genel Komutanlığı’ndan alınan verilerle şehrin o dönemdeki topoğrafyasını, surlarını, hanlarını ve hamamlarını 4 metrekarelik bir alana sığdırdım. Erzurum’un tarih envanterinde 80’in üzerinde eser tespit ettim, ömrüm yettikçe bu listeyi tamamlayıp şehre bir "hafıza müzesi" bırakmak niyetindeyim.   

ERZURUM’DA YETİŞMİŞ BİRİ OLARAK BU ŞEHRİN TARİHÎ ESERLERİNİ MAKETLERE DÖNÜŞTÜRMEK SİZE NE HİSSETTİRİYOR?

Bu benim için her şeyden önce bir "vefa borcu" ve memleket sevdasıdır. Ben bu topraklara aşığım; vaktiyle Ankara'dan gelen cazip teklifleri "Ben Erzurum'dan on beş gün ayrı kalsam burnumda tüter" diyerek reddetmiş biriyim. Bu şehrin eserlerini marketleştirirken aslında Erzurum'un kadim silüetine silinemez bir mühür vuruyorum. Bizim yaptığımız iş ticaret değil, hizmettir. Baki kalan bu gök kubbede hoş bir seda bırakabiliyorsak, gençlerimize bu şehrin ne kadar kıymetli bir tarihe sahip olduğunu maketler üzerinden anlatabiliyorsak en büyük mutluluk budur. Her bir parça yerine oturduğunda, sanki o eserin ruhuyla dertleşiyor, geçmişin o vakur sesini bugüne taşıyorum. Bu eserler sadece karton ve köpükten ibaret değil; Erzurum’un asaletinin minyatür birer kanıtıdır.   

MAKET YAPARKEN EN ÇOK NELERE DİKKAT EDİYORSUNUZ? ÖLÇEK, DETAY YA DA MALZEME SEÇİMİNDE NELERE ÖNEM VERİYORSUNUZ?

Maketçiliğin olmazsa olmazı "ölçekli sadakat" ve "malzeme yaratıcılığı"dır. Gerçek yapıları 1/35, 1/50 veya 1/100 oranında küçültürken matematiksel kesinlikten asla taviz vermem. Proje ile fotoğraf çelişirse, daima gerçekliğin temsilcisi olan fotoğrafı referans alırım. Malzeme konusunda ise tam bir mucit gibi davranmanız gerekir; kebapçıların kullandığı çöp şişlerden cami sütunları, ipliklerden ve dantellerden o ince pencere kafeslerini örerim. Fakat benim sanatımda her şeyden önemli olan "ruh" meselesidir. Bir maketin harcına, bizzat o eserin bulunduğu yerden getirdiğim toprağı katarım. Mescid-i Aksa’nın, tabyaların veya türbelerin toprağı o maketin zemininde dururken, soğuk malzemeye yaşanmışlığın sıcaklığını yoğurmuş olurum. Bu, Hattatoğlu imzasının en gizli ve en manevi sırrıdır; plastik değil, hatıra inşa etmenin tek yoludur.   

MAKET YAPIMINDA SABIR VE DİSİPLİNİN ÖNEMİ HAKKINDA BİR "YAŞAYAN HAZİNE" OLARAK NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Maket yapımı bir "proje yönetimi"dir ve bu sanatın altın kuralı "hız, hatayı doğurur" ilkesidir. Mescid-i Nebevi maketindeki o küçücük 2.140 tane pencereyi tek tek oymak sadece bir el becerisi değil, çelik gibi bir sabır ister. Tezgâhın başına geçtiğimde bazen saat mefhumunu yitiririm; gece başlarım sabah olur, bazen ertesi akşamın karanlığına kadar uyku uyumadan çalışırım. Sabır, bir bekleme hali değil, aktif bir üretim biçimidir benim için. Kulağıma Kur’an-ı Kerim tilavetini veya huzurlu bir ilahiyi takar, o manevi iklimde çalışırım. Bir parçanın yerine tam oturduğunda verdiği o haz, dünyevi tüm yorgunlukları silip götürür. Gençlere de hep bunu söylerim: "Sabırla işlediğiniz her parça, sizi şahesere bir adım daha yaklaştırır; acele ise sizi sadece hüsrana götürür".   

MAKET SANATININ GELECEĞİ HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? BU SANAT DALI GENÇLER ARASINDA DAHA FAZLA YAYILABİLİR Mİ?

Gençlerimizde muazzam bir potansiyel ve öğrenme açlığı var ama onları doğru meşgalelere yönlendirmek bizim görevimiz. Staja gelen öğrencilerime sadece teknik öğretmiyorum; onlara vaktin kıymetini, sigara ve kahve köşelerinde harcanan paraların nasıl bir sanat eserine dönüşebileceğini canlı örneklerle anlatıyorum. Bir hobi edinen gencin zihni üretimle meşgul olur, sokaktaki kavgadan ve boş işlerden uzak durur. "Benden sonra ne olacak?" sorusu hep aklımın bir köşesinde dursa da, atölyemize gelen ve Erzurum maketleri üzerine ödev çalışan gençleri gördükçe umutlanıyorum. Eğer her okulda, her mahallede bu tür sanat atölyeleri çoğalırsa, maketçilik gençler arasında bir tutkuya dönüşebilir. Bir sosyal bilimler öğrencisi olarak sizlerin de görevi, bu hafıza merkezlerine sahip çıkmak ve onları geleceğe duyurmaktır.   

SANAT YOLCULUĞUNUZDA SİZİ EN ÇOK ETKİLEYEN ANI YA DA İLHAM KAYNAĞINIZ NE OLDU?

Hayatımın dönüm noktası, İstanbul MiniaTürk’ü gezdikten sonra oğlum Fatih’in "Baba, sen de Erzurum MiniaTürk’ü yap" diyerek beni yüreklendirmesidir. O an beş çocuğumun rızasını alarak başladığım bu serüven, hayatımın merkezine oturdu. Beni en çok etkileyen anılardan biri de Batpazarı'ndaki o virane, dökülen mekanı tuttuğum andır. Orayı ilk gördüğümde, rüyamda gördüğüm o uzun ve huzurlu sanat salonunun aynısı olduğunu anladım. Herkes "bu harabeden adam olmaz" derken, biz orayı bir irfan yuvasına, bir sanat merkezine dönüştürdük. İlham kaynağım ise her zaman Erzurum’un o vakur duruşu, tabyalarımızın direnişi ve dedelerimden miras kalan o " Hattatoğlu" vakaridir. Ne zaman yorulsam, dedem Hattat İsmail Hakkı Efendi’nin o yarım kalan hatlarını maketlerimde tamamladığımı hisseder ve yeniden güç bulurum.   

ERZURUM GENÇLİĞİNE SON MESAJINIZ NEDİR?

Zaman, geri getirilemeyen en kıymetli sermayenizdir; onu dedikoduyla veya kahve köşelerinde tüketmeyin. Mutlaka bir hobi edinin, bir sanatla hemhal olun. Göreceksiniz ki, sabırla işlediğiniz bir parçanın yerine tam oturduğunda verdiği o manevi haz, dünyevi tüm makamlardan üstündür.    Bizler "Hattatoğlu" ailesi olarak bu şehre bir çivi çakmanın, bir eser bırakmanın gayretinde olduk; sizler de kendi alanlarınızda mutlaka bir iz bırakın. Baki kalan bu kubbede bir hoş seda bırakabildiysek ne mutlu bize. Tezgâhınızdan bereket, elinizden marifet, gönlünüzden muhabbet eksik olmasın. Yolunuz açık olsun evlatlarım.  

Doğan Hattatoğlu şehre kendisini adamış, birçok teklifi de sırf Erzurum’da kalma adına da geri çevirmiş tam bir Dadaş’tır. Kendisine çok teşekkür ediyor, hayırlı uzun ömürler diliyorum.